karabidik sevtap

Bloğuma hoşgeldiniz

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Hz. Muhammed (S.a.S)

1- Hz. Muhammed'in Peygamber Olarak Görevlendirilişi

Yukarıda da açıklandığı gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) özellikle otuz beş yaşından sonra, tefekkür ve ibadetle meşgul oluyordu. Bu amaçla, Mekke'nin kuzeydoğusunda yer alan ve Kâbe'ye yaklaşık 5 km. uzaklıkta bulunan Nur dağındaki Hira mağarasına[101] kapanıyordu. Devamlı düşünmeyi, insanlardan uzak durmayı, dedikodulardan kaçınmayı ve nefis murakabesi yapmayı alışkanlık haline getirmişti. Uykudayken gördüğü rüyalar gün ışığı kadar parlak ve aydınlık oluyor, rüyada gördükleri daha sonra aynen gerçekleşiyordu. Bu durum devam ederken, inzivâ hayatını daha çok sevmeye ve ramazan ayını mağarada geçirmeye başladı. Bazen hanımı Hatice'nin de onunla birlikte gittiği oluyordu. Mağaraya gelen yoksullara da yanındaki yiyecekten ikram ediyordu. Yiyeceği tükenince evine gelip yenisini aldıktan sonra tekrar Hira'ya dönüyordu. İnziva süresi sona erince, Mekke'ye inerek Kâbe'yi tavaf ettikten sonra evine gitmeyi alışkanlık hâline getirmişti.

Kur'an-ı Kerim'de peygamberliğin (bi'set) nasıl başladığı konusunda ayrıntılı bilgi mevcut değildir. Hadislerde ve tarih kitaplarında vahyin doğru rüyalarla (er-ru'yâ es-sâdıka) başladığı bildirilmektedir. Peygamberliğin ilk müjdeleri kabul edilen ve altı ay süren bu rüyaları gördüğü süre zarfında Hz. Muhammed (s.a.s.), biraz önce söylediğimiz gibi yalnız kalmayı tercih ediyor ve Hira'da tefekküre dalıyordu. O sırada kırk yaşındaydı. 610 yılı Ramazan ayının 27. gecesinde[102] sabaha karşı ibadetle meşgul olduğu sırada vahiy meleği Cebrail kendisine "Oku" emrini verdi. O zamana kadar hiç karşılaşmadığı ve görmediği meleğin heybetli görünüşü ve hitâbı karşısında heyecanlanan ve korkuya kapılan Hz. Muhammed (s.a.s.), şaşkınlık ve endişe içerisinde "Ben okuma bilmem" cevabını verdi. Onu dayanamayacağı ölçüde sıkıp sonra bırakan Cebrâil "Oku" emrini tekrarladıysa da yine "Ben okuma bilmem" karşılığını aldı. Bu konuşma aynı şekilde ikisi arasında üç defa tekrarlandı. Cebrail üçüncü defa aynı cevabı aldıktan ve onu tahammülü çok zor bir şekilde sıkıp bıraktıktan sonra Alak Sûresi'nin ilk beş ayetini okudu. Hz. Muhammed (s.a.s.) de tekrarladı:

"Oku! Yaratan Rabbının adıyla. O insanı bir "alaka"dan yarattı. Oku! Rabbın sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini de öğretti"[103]

Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur'ân'ın bu ilk ayetlerini Cebrail'in öğretmesiyle okudu, kalbine iyice yerleştirdi ve ezberledi; ancak heyecanı ve korkusu sürüyordu. Aldığı vahyin etkisiyle titreyerek hızla evine geldi. Yatağına girdi ve eşi Hatice'ye "Beni örtünüz, beni örtünüz" dedi. Derin bir uykuya daldı. Uyanınca başından geçenleri eşine anlattı ve "Kendimden korktum" dedi. Hatice onu sakinleştirici şu sözleri söyledi: "Korkma, Allah'a yemin ederim ki, O hiç bir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen akraba hakkına riayet edersin, doğru konuşursun; âciz olanların işini yüklenirsin. Fakiri doyurur, misafiri ağırlar, halka yardım edersin".

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in endişe ve korkusu mahiyetini bilmediği bir durumla karşılaşmasından kaynaklanıyordu. O nedenle bunun bir cinnet alameti, bir kehanet başlangıcı olabileceği kaygısını taşıdığını belirtiyordu.[104] Eşi Hatice onu teselli etmeye çalıştıktan sonra amcasının oğlu Varaka b. Nevfel'e götürdü. Kaynaklarda Hz. Muhammed (s.a.s.)'i götürmeyip bizzat kendisinin giderek durumu Varaka'ya anlattığı da kaydedilmektedir.[105] Gerçekten Hz. Hatice, bu nâzik durumda izlenebilecek en güzel yolu seçmiştir. Her şeyden evvel olayı gizlememiş; kendisini ve kocasını şaşkınlık ve korku içinde ve sürüncemede bırakmamıştır. Danışacağı kimseyi de çok iyi seçmiştir. Varaka b. Nevfel yerine bir başkasına gidebilirdi. Fakat o böyle yapmamıştır. Danışmak için kendilerini rahatlatacak ve samîmî bir şekilde yardımcı olabilecek kişiyi seçmiştir. Çünkü Varaka, Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında bilgisi olan, Tevrat ve İncil gibi kitapları okuyan, bunları bilen kimselerin sözlerini dinlemiş olan bir bilgindi. Putlara tapmaktan nefret ettiği için hak dini aramak amacıyla Zeyd b. Amr ile birlikte Suriye'ye gitmişti. Onun Hristiyanlığı kabul ettiği de söylenmektedir. Okuma-yazma biliyordu. Kitâb-ı Mukaddesi çok incelemiş, onu İbrânîce harflerle Arapçaya çevirmişti. Gözleri görmeyen Varaka, Hz. Muhammed (s.a.s.)'den başından geçenleri dinleyince şunları söyledi: "Bu gördüğün, Allah'ın Mûsâ'ya indirdiği Cebrâîl (Nâmûs)'dir. Keşke davet günlerinde genç olsaydım! Keşke kabilenin seni yurdundan çıkaracağı günler hayatta bulunsaydım." Varaka'nın bu sözlerini işiten Hz. Muhammed (s.a.s.) "Onlar beni buradan çıkaracaklar mı?" diye sordu. O da "Evet, çünkü senin getirdiğin şeyi getiren herkes, bu düşmanlığa uğramıştır. Eğer o günlere yetişirsem sana mutlaka yardım ederim" şeklinde cevap verdi.[106]

Varaka'nın sözleri Hz. Muhammed (s.a.s.)'in içini rahatlatmıştı. Bu defa aynı tecrübenin tekrarlanmasını ve kendisine gelen meleğin yeniden görünmesini istiyordu. Bu ümitle sık sık Cebrâil'le karşılaştığı Hira Mağarası'na gidiyor ve onu gözlüyordu. Fakat günler, haftalar geçtiği halde melek gelmiyordu. Bu şekilde aradan uzun zaman geçti. Buna "Fetretü'l-Vahiy" denir. Kaynaklar, bu bekleyiş için birkaç günden üç yıla kadar çeşitli süreler kaydederler. Fakat bu durumun çok uzun müddet devam etmediği muhakkaktır. Hz. Muhammed (s.a.s.) bundan rahatsız olmuş ve endişelenmiş; hatta Rabbi tarafından terkedildiği zannına kapılmıştır. Bir gün Hira dağından evine gelirken Cebrâil'i ilk gördüğü heybetli haliyle tekrar gördü. Daha önceki gibi korku ve heyecana kapılarak derhal evine koştu ve yatağına girdi. Fakat melek evde bir kez daha karşısına çıktı ve ona şöyle hitap etti: "Ey örtünen adam, kalk ve (insanları) uyar. Rabbini büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeylerden uzak dur".[107] Bu ayet-i kerîmeler Hz. Muhammed (s.a.s.)'e peygamberlik görevinin verildiğini; bundan böyle Allah'ın kendisine vahyettiklerini insanlara tebliğ edip öğreteceğini; onları Allah'ın yoluna davet edeceğini; itaat edenleri dünya ve âhiret mutluluğu ile müjdeleyip, yüz çevirenleri cehennem azabıyla korkutacağını gösteriyordu.

2- İslâm'a Davet ve İlk Müslümanlar

Hz. Peygamber Müddessir Sûresinin nâzil olması üzerine insanları İslâm'a davet etmeye başladı. Kaynaklar onun kendisine peygamberlik görevi verilmesinden itibaren üç (veya dört) yıl boyunca İslâm'ı gizlice yaymaya çalıştığını ve açıkça davet yapılması emredilene kadar gizli davetin devam ettiğini kaydederler.[108] Bu süre zarfında Hz. Peygamber tebliğini önce ailesine, sonra da dostlarına ve güvendiği kişilere yapmıştır.

Hz. Peygamber ilk davetini hanımı Hz. Hatice'ye yaptı. Nâzil olan ayetleri ona okudu. "Şimdi bana kim inanır?" deyince Hatice "Kimse inanmazsa ben inanırım" cevabını vererek Hz. Peygamber'in peygamberliğini ilk olarak tasdik etme şerefine nail oldu. Hz. Peygamber daha önce Cebrâil aleyhisselamın kendisine öğretmiş olduğu abdest ve namazı Hz. Hatice'ye öğretti. Hz. Peygamber'in kızları Zeyneb, Rukıye ve Ümmü Gülsüm de anneleri ile aynı zamanda İslâm'a girdiler. Fatıma ise o sırada henüz 4-5 yaşlarında bir çocuktu. Hz. Hatice ve kızlarından sonra, Hz. Peygamber'in evinde oturan ve o sıralarda henüz on veya on bir yaşında bulunan Ali b. Ebû Tâlib ile Hz. Peygamber'in azatlısı Zeyd b. Hârise de iman ettiler.

Hz. Peygamber'i Hz. Hatice ile birlikte namaz kılarken gören Hz. Ali bunun mahiyetini öğrenmek isteyince, Hz. Peygamber Allah'ın seçmiş olduğu dinin bu olduğunu bildirdi. Onu tevhid dini İslâm'ı kabule, faydası ve zararı olmayan putlara tapmayı terketmeye davet etti. Hz. Ali önce babasıyla istişare etmek istediğini söyledi. Ancak Hz. Peygamber, davetin açıklanmasından önce bunun yayılmasını hoş görmediği için, gizli tutmasını istedi. Ertesi gün Hz. Ali babasına danışmaya gerek duymadan iman etti. Bir gün Ebû Tâlib, Hz. Peygamber'i Hz. Hatice ve Hz. Ali ile birlikte namaz kılarlarken gördü ve bu din hakkında bilgi istedi. Hz. Peygamber bu dinin Allah'ın, meleklerin ve babası İbrahim'in dini olduğunu ve Allah'ın kendisini elçi olarak gönderdiğini bildirdi. Ebû Tâlib'i iman etmeye davet etti. Ebû Tâlib ise, dedelerinin dininden ve inandığı şeylerden vazgeçmeyeceğini ifade etti. Ancak olumsuz tepki göstermediği gibi, hayatta olduğu sürece onu koruyacağına dair söz de verdi.[109]

Aile bireylerinden sonra tebliğ sırası yakın arkadaşlarına gelmişti. Hz. Peygamber'in güvenilir ve sadık dostu Ebû Bekir onun davetine olumlu cevap vererek hiç tereddüt etmeksizin iman etti. Üstelik sadece kendisi iman etmekle de kalmadı; yakın dostlarına, sözü geçecek kimselere Müslüman olduğunu anlatarak onları da İslâm dinine girmeye, Allah'a ve O'nun elçisine iman etmeye çağırdı. İlk siyer yazarlarından İbn Hişâm, eserinde Ebû Bekir'in daveti ile Müslüman olan sahâbîler için özel bir bölüm ayırmıştır. Buna göre Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebû Vakkâs ve Talha b. Ubeydullah, Ebû Bekir'in daveti üzerine Müslüman olmuşlardır. Ebû Bekir bu şahısları Hz. Peygamber'in huzuruna götürmüş, onlar da İslâm'ı kabul edip namaz kılmışlardır.[110] Bunlardan sonra iman eden şahıslardan bazıları şunlardır: Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Ebû Seleme, Erkam b. Ebü'l-Erkam, Osman b. Maz'un, Ubeyde b. Hâris, Saîd b. Zeyd ve hanımı Fâtıma bint Hattâb, Umeyr b. Ebû Vakkas, Âmir b. Ebû Vakkas, Ayyâş b. Ebû Rebîa ve hanımı Esmâ bint Selâme, Abdullah b. Mes'ud, Habbâb b. Eret, Abdullah b. Cahş, Ebû Ahmed b. Cahş, Hâlid b. Saîd, Âmir b. Füheyre, Ammâr b. Yâsir, Suheyb b. Sinan, Bilâl-i Habeşî, Ebû Zer el-Gıfârî...

Hz. Peygamber, tebliğe ilk başladığı andan itibaren kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir, hür-köle ve mevlâ ayırımı yapmaksızın tüm insanları İslâm'a davet etti. Nitekim ilk Müslümanlar incelendiğinde içlerinde toplumun her kesiminden fertlerin bulunduğu görülmektedir. Bunun yanısıra ilk Müslümanların genellikle gençlerden oluşan bir topluluk olduğu dikkati çekmektedir. Müslüman olduklarında birkaç kişi elli yaş civarında, birkaç kişi otuz beş yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise otuz yaşın altında bulunuyordu. İçlerinde nüfuzlu ailelere mensup hür kişiler ve zengin ailelerin çocukları bulunduğu gibi, Kureyş'in çeşitli kollarına antlaşmalı (halîf) olarak katılmış kimseler, azatlılar, köleler, kadınlar ve kızlar da yer alıyordu. Kısaca İslâm, daha ilk tebliğ edildiği andan itibaren toplumun her kesimine mensup kimseler tarafından kabul görmüştür. Bu durum aynı şekilde ileriki yıllarda da devam edecektir.

Gizli davet döneminde İslâm'ı kabul edenlerin güvenilir, sır saklayan, sâdık, putperestlikten, câhiliyenin bid'at ve sapıklıklarından hoşlanmayan ve hak dine ilgi duyan kimseler oldukları görülmektedir. Bu dönemde Müslümanlar evlerinde veya tenha dağ aralıklarında abdest alıp namaz kılabiliyorlardı. Hz. Peygamber öğle ibadetini Harem-i Şerif'te yapabiliyor, geceleri burada namaz kılabiliyordu. Ancak Müslümanlar toplu halde ibadet edemiyor; müşriklerin topluca bulundukları yerlerde İslâm'a davette bulunamıyorlardı; Kur'ân'ı da gizlice okuyorlardı. Çünkü İslâm'ı açıkça tebliğ ettiklerinde saldırıya uğruyorlardı. Nitekim bir gün Hz. Peygamber, biraz sonra sözünü edeceğimiz Erkâm b. Ebü'l-Erkam'ın evinde Müslümanlarla sohbet ediyorken, başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere sahâbîler, İslâm'ı müşriklere açıklamak üzere Kâbe'nin yanına gitmeyi Hz. Peygamber'e teklif ettiler. Hz. Peygamber, henüz sayılarının yeterli düzeye ulaşmadığını söyleyerek buna taraftar olmadığını açıkladı. Fakat Hz. Ebû Bekir'in ısrarına dayanamayarak hep birlikte Harem-i şerif'e gittiler. Müşrikler orada toplanmış oturuyorlardı. Hz. Ebû Bekir cesaretle ortaya atılarak müşriklere karşı konuşmaya başladı; putlara tapmaktan vazgeçip Allah'a ve Resûlüne inanmak gerektiğini anlattı. Buna hoşgörü gösteremeyen müşrikler onun üzerine saldırdılar. Utbe b. Rebîa, Hz. Ebû Bekir'i fena bir şekilde döverek kanlar içinde bıraktı. Bu arada müşrikler Hz. Peygamber'e de saldırdılar.[111]

Bu durum karşısında Hz. Peygamber İslâm'ı tebliğ için uygun yerin şimdilik Erkam'ın evi (Dârülerkâm) olduğu kanaatine vardı. Mekke döneminde ve peygamberliğin ilk yıllarında Hz. Peygamber'in Dârülerkâm'daki faaliyetleri önemli bir merhale teşkil eder. Henüz on yedi veya on sekiz yaşlarında iken İslâm'ı kabul eden Erkam b. Ebü'l-Erkam'a ait olan bu ev tebliğ faaliyeti için son derece elverişli idi. Kâbe'nin yakınında, Safâ tepesinin eteğinde bulunuyordu. Hac ve umre maksadıyla dışarıdan gelenlerle dikkati çekmeden burada temas kurma imkanı vardı. Ayrıca Mekkeli Müslümanlar da Erkam'ın evine kolayca gelip gidebiliyorlardı. Hz. Peygamber burada bir yandan ashâb-ı kirâma dinî bilgiler öğretiyor; diğer yandan insanları İslâm'a davet ediyordu. Müslümanlara Kur'ân okuyor, onlarla birlikte namaz kılıyordu. Bu evdeki faaliyetler sonucu birçok kimse İslâm'ı kabul etmiştir. Hz. Ömer burada Müslüman olanların sonuncusudur. Dârülerkam'ın ikametgah olarak kullanılması ilk Müslümanların İslâm'ı kabul tarihlerine bir esas teşkil etmiştir. Nitekim kaynaklarda sahâbîlerin Müslüman oluşları, Resûlullah'ın "Dârülerkam'a girmesinden önce", "Darülerkam'da iken" ve "Dârülerkam'dan sonra" şeklinde tarihlendirilmiştir. Hz. Peygamber, nübüvvetin 6. yılında Zilhicce ayında Hz. Ömer'in Müslüman olmasıyla Dârülerkam'dan ayrılmıştır.

Hz. Peygamber, "En yakın akrabanı uyar"[112] ve "Ey Muhammed! Artık emrolunanı açıkça ortaya koy. Puta tapanlara aldırış etme"[113] âyetlerinin nâzil olması üzerine açıkça İslâm'a davet etmeye, önce yakın akrabalarından başlamak üzere tüm Kureyş'e, daha sonra da diğer kabilelere tebliğde bulunmaya başladı.

Şuarâ Sûresinde, açıkça en yakın akrabasını uyarması emrediliyordu. Şüphe yok ki bu, diğer insanlara topluca ulaşabilmesi için bir basamak teşkil edecekti. Bu âyetin nâzil olması üzerine Hz. Peygamber bir ziyafet tertipleyerek yakın akrabalarından kırk veya kırk beş kişiyi evine davet etti. Yemekten sonra amcası Ebû Leheb, onun konuşmasına fırsat vermeden ileri atılarak söze başladı ve "...Kabilesine senin getirdiğin gibi kötü (!) bir şey getiren kimse görmedim" diyerek onu susturdu. Hz. Peygamber maksadını anlatamadan topluluk dağıldı. Ebû Leheb'in bu davranışı Hz. Peygamber'in gücüne gitti. Bir kaç gün sonra bir toplantı daha tertipledi. Bu toplantıda "Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım talep eder, O'na inanır, O'na dayanırım . Allah'tan başka ilah bulunmadığına şehadet ederim. O birdir, eşi ve benzeri yoktur." diyerek söze başladı. Kendilerine yalan söylemeyeceğini, kendilerini aldatmayacağını vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti: "Allah öyle bir Allah'tır ki, O'ndan başka ilah yoktur. Hiç şüphesiz ben, özellikle size ve genel olarak bütün insanlara Allah'ın elçisiyim. Allah'a andolsun ki, siz uykuya daldığınız gibi öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de diriltileceksiniz. Yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Cennet de cehennem de ebedîdir. İlk uyardığım da sizlersiniz."

Hz. Peygamber'in konuşmasından sonra amcası Ebû Tâlib, onun sözlerini güzel bulduğunu belirterek, emrolunduğu üzere görevine devam etmesini söyledi; onu koruyup destekleyeceğini bildirdi; ancak kendisinin atalarının dininden ayrılamayacağını ifade etti. Diğer amcası Ebû Leheb ise, bunun kötü(!) bir şey olduğunu söyleyerek akrabalarının onun faaliyetine engel olmalarını istedi; şayet onun davetini kabul ederlerse zillete maruz kalacaklarını, himaye ederlerse öldürüleceklerini söyledi. Ebû Tâlib tekrar söz alarak, sağ oldukları müddetçe onu koruyacaklarını ifade etti. Hz. Peygamber'in halası Safiye, Ebû Leheb'e karşı çıkarak davranışının hoş olmadığını açıkladı. Ebû Tâlib de Safiye'yi destekledi. Hz. Ali de Hz. Peygamber'i destekleyeceğini söyledi. Onun henüz bir çocuk olması dolayısıyla davetliler gülüştüler ve daha sonra dağıldılar. Bu toplantıda Ebû Tâlib'in oğlu Câfer ve Muttaliboğullarından Ubeyde b. Hâris İslâmiyet'i kabul etti.

Peygamberimiz İslâm'ı tüm Mekkelilere tebliğe karar verdi. Safâ tepesine çıkarak "Ey Kureyş topluluğu !" diye seslendi. Kureyş kabilesi toplanınca, "Şayet size şu dağın eteğinde bir süvari birliği var desem bana inanır mısınız?" diye sordu. "Evet, senin yalan söylediğini görmedik" cevabını aldı. Bunun üzerine şunları söyledi: "Öyleyse ben büyük bir azaba dûçâr olacağınızı size haber veriyorum. Abdülmuttaliboğulları! Abdümenâfoğulları! Zühreoğulları!... Allah bana en yakın akrabamı uyarmamı emretti. Siz "Allah'tan başka ilah yoktur" demedikçe benim size ne dünyada ve ne de ahirette bir faydam dokunur". Hz. Peygamber sözlerini bitirir bitirmez, Ebû Leheb ayağa kalkarak "Helak olasıca! Bizi bunun için mi topladın?" diye tepki gösterdi.[114]

Böylece Hz. Peygamber İslâm'ı tüm Mekkelilere tebliğ etmiş oluyordu. Daha sonra Mekke dışındaki kabilelere de tebliğ etmeye başladı. Gerçi çeşitli vesilelerle Mekke'ye gelen şahıslar vasıtasıyla İslâm, Mekke dışında da tanınmıştı. Hatta civar kabilelerden tek tük Müslüman olanlar vardı. Ama Hz. Peygamber İslâm'ı daha geniş kitlelere yayabilmek için Mekke çevresinde kurulan Ukâz, Mecenne ve Zülmecâz gibi panayırları dolaşarak buralara ticaret maksadıyla gelen Arap kabilelerine ve hacılara, İslâm'ı anlatıyordu. İbn Sa'd, Hz. Peygamber'in, peygamberliğin dördüncü yılından itibaren açık davet yürüttüğünü ve bunun on yıl sürdüğünü kaydeder.[115] Kinde, Kelb, Hanîfe, Âmir b. Sa'saa, Muhârib, Fezâre, Gassân, Süleym, Abs, Uzre, Şeyban......, Hz. Peygamber'in uğrayıp İslâm'ı tebliğ ettiği kabilelerden başlıcalarıdır. Hz. Peygamber'in Mekke'de hem Kureyş'e ve hem de diğer kabilelere bu şekilde İslâm'ı anlatması hicrete kadar devam etmiştir. O, daha sonra Taif'te oturan Sakîf kabilesine de gidecektir. Ebû Leheb, Hz. Peygamber'i her yerde takip ederek sözlerini yalanlıyor, onun bir sihirbaz ve yalancı olduğunu, kabilesini birbirine düşürdüğünü, bu yüzden sözlerine itibar edilmemesi gerektiğini söylüyordu. Diğer Kureyş müşrikleri de sürekli olarak İslâm'ın yayılmasını engellemeye çalışıyorlardı. Değişik kabilelerin farklı tepkileri oluyordu. Kimisi kaba, kimisi kibar, bazısı kaçamak ve bazısı dolaylı bir şekilde karşılık veriyordu. Ama sonuç daima olumsuzdu. Bazılarının politik nedenlerle, örneğin Kureyş'ten çekindikleri için ret cevabı vermeleri dikkat çekicidir. Nitekim Evs kabilesinden Enes b. Râfi', "Biz Kureyşle ittifak yapmak maksadıyla buraya geldik. Kureyş'e düşman olarak geri dönemeyiz"[116] demiştir. Fakat kendisine takınılan tavır ne olursa olsun Hz. Peygamber sebatla, ümitsizliğe kapılmadan, azimle yoluna devam ediyor, her fırsatta davetini tekrarlıyordu. Medine döneminde çeşitli kabileleri İslâm'a davet üzerinde ileride ayrıca durulacaktır.

3- Müşriklerin Tepkisi

Hz. Peygamber'in üç yıl kadar gizli ve daha sonra da açık olarak sürdürdüğü faaliyetler esnasında Mekke müşrikleri Resûlullah'ın İslâm'a davetine ve insanlara Allah'ın bazı emirlerini bildirmesine pek karşı çıkmamışlar, onunla tartışmaya girmemişlerdi. Ancak Hz. Peygamber onların putlarını kötülemeye, putperestliğin aleyhinde konuşmaya ve putperest olarak ölen babalarının dalâlette ve cehennemlik olduğunu söylemeye başlayınca müşrikler onun peygamberliğini büyük bir tehlike(!) olarak kabul etmeye, kendisine çatmaya, karşı gelmeye ve düşmanca davranmaya başladılar.[117] Özellikle putların ve putperestlerin cehenneme yakıt olacaklarını bildiren âyet-i kerîmeler nâzil olunca ve Hz. Peygamber bu âyetleri sürekli okuyunca düşmanlıklarını artırdılar. Bu âyet-i kerîmelerin meâli şöyledir: "Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz. Eğer onlar birer tanrı olsalardı cehenneme girmezlerdi. Halbuki hepsi (tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî kalacaklardır. Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine onlar orada duymazlar".[118]

Müşrikler, Hz. Peygamber'in davetini engellemek için her türlü yola başvurdular. Önceleri Hz. Peygamber'le ve Müslümanlarla alay ediyorlardı. Peygamberimiz bir topluluğun yanından geçerken birbirlerine işaret ederek "İşte Abdülmuttaliboğullarının kendisiyle gökten konuşulan oğlu"[119] diyorlardı. Bunun dışında, onu çok iyi tanıdıkları halde mecnûn, kâhin, sihirbaz ve şâir gibi sözlerle kendisine iftira ediyorlardı. Vahiyler hakkında da ne diyeceklerini şaşırmışlardı. "Kur'ân'ı ona ancak bir insan öğretiyor"[120] diyorlardı. Öğrettiğini iddia ettikleri kişi de, Hz. Peygamber'in zaman zaman yanına gidip oturduğu Cebr adlı, kendisi Hristiyan olan, Arapçayı da doğrudürüst bilmeyen yabancı bir köle idi.[121] Kur'ân-ı Kerim'de, "Kendisine nisbet edilen bu şahsın dilinin yabancı olduğu, halbuki Kur'ân'ın apaçık bir Arapça olduğu"[122] belirtilmekte; böylece müşriklerin iddiaları reddedilmektedir. Müşrikler ayrıca, Hz. Peygamber'in (hâşâ) "Öğretilmiş bir deli"[123], vahiylerin ise, "Karmakarışık rüyalar, uydurma sözler, şiir"[124], "Büyü"[125], "Peygamber'in uydurduğu bir yalan ve başka bir zümrenin bu konuda kendisine yardım ettiği"[126], "Başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan masallar"[127] olduğu şeklinde birbirinden farklı ve tutarsız iddialarda bulunuyorlardı. Bütün bu iftiralar karşısında, nâzil olan vahiylerde, Kur'ân-ı Kerîm'in uydurulduğu iddialarına şiddetle karşı çıkılmış; onun beşer sözü değil, bilakis insanların benzerini getiremedikleri ilâhî bir kelam olduğu ısrarla vurgulanmıştır. Müşrikler, eğer güçleri yetiyorsa, ona benzer bir kitap ortaya koymaya davet edilmişlerdir; ancak bunu yerine getiremeyecekleri de ifade edilerek kendilerine meydan okunmuştur.[128] Kur'ân-ı Kerim'de ayrıca onun kâhin ve mecnun olmadığı[129] da kesin bir şekilde ifade edilmiştir.

Kureyş'in düşmanlığı, sözlü hakaret, dövmek, boykot, işkence ve hatta öldürmeye kadar varan boyutlarda devam etti. En fazla baskıya maruz kalanlar, köleler ve himaye edecek kimseleri olmayan Müslümanlardı. Müşrikler, hür ve itibarlı kimseleri pek fazla rahatsız edemedikleri için hınçlarını köle ve câriyelerden alıyorlardı. İslâm'ı kabul ettikleri için işkence gören kölelerden birisi Habbâb b. Eret idi. Ona bazen kızgın taşlar üzerinde işkence edilirdi. İşkence izleri ömrünün sonuna kadar onun sırtında kalmıştır. Cumah'tan Ümeyye b. Halef, kölesi Bilal-i Habeşî'yi kızgın güneş altında sırt üstü yatırır, büyük bir kaya parçasını göğsü üstüne koydurur, sonra da İslâm'dan vazgeçmeye, Lât ve Uzzâ'ya tapmaya zorlardı. İşkence görenler arasında Bilal'in annesi Hamâme de bulunuyordu. Mahzumoğullarının kölesi Ammâr'ın babası Yâsir ile annesi Sümeyye işkence sonucu öldürülürken, Ammâr da ağır işkencelere tabi tutuldu. Müşrikler onu bayılıncaya kadar dövüyorlardı. Ebû Fükeyhe'nin ayağına bir ip takarak çakılların üzerinde sürüklüyorlardı. Lübeyne'yi şiddetli bir şekilde dövüyorlardı. Efendileri Müslümanlığı kabul etmediği müddetçe bu çaresiz insanların ya dinlerinden dönmek veya bir iyiliksever tarafından satın alınıp serbest bırakılmaktan başka çareleri yoktu. Nihayet Hz. Ebû Bekir onların imdadına yetişti. Çok sayıda Müslüman köle ve cariyeyi sahiplerine büyük miktarda paralar ödeyerek satın aldı ve sonra hürriyetlerini bağışladı. Bilâl-i Habeşî ve annesi Hamâme, Âmir b. Füheyre, Ubeys, Ümmü Ubeys, Ebû Fükeyhe, Zinnîre, Nehdiye ve Lübeyne Hz. Ebû Bekir'in kurtardığı sahâbîler arasındadır.[130]

Müslüman köle ve cariyelerin dışında, bizzat Hz. Peygamber ve Kureyş'e mensup Müslümanlar da saldırı ve işkenceye maruz kalıyorlardı. Nitekim Hz. Ebû Bekir, yukarıda işaret ettiğimiz gibi Utbe b. Rebîa tarafından Kâbe'nin yanında fecî bir şekilde dövülmüştü. Hâlid b. Saîd babası tarafından önce dövülmüş, daha sonra hapse atılarak aç ve susuz bırakılmıştı. Hakem b. Ebü'l-Âsî, yeğeni Osman b. Affan'ın ellerini ve ayaklarını bağlamıştı. Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm da kendi ailelerine mensup şahıslar tarafından işkenceye tâbi tutulmuşlardı. Ancak bütün bu işkenceler ve baskılar bir tek Müslümanı bile İslâm'dan vazgeçirememişti.

Müşrikler bizzat Hz. Peygamber'i de rahatsız ediyorlar ve hatta ona işkence yapıyorlardı. Ukbe b. Ebû Muayt, Übey b. Halef'in kışkırtmasıyla Hz. Peygamber'e hakaret etmiş; Ebû Cehil'in teşvikiyle de bir deve işkembesi getirip secdede iken iki omuzunun üzerine koymuştu. Ukbe, bir defasında, namaz kılarken onu üzerindeki atkısıyla boğmaya teşebbüs etmiş, onu bu durumdan Hz. Ebû Bekir kurtarmıştı.[131] Yine bir gün secdede iken boynuna basmıştı. İbn Abdilber'in verdiği bilgiye göre müşrikler bir defasında Hz. Peygamber'i bayıltıncaya kadar dövmüşler, Hz. Ebû Bekir "Yazıklar olsun size! Rabbim Allahtır dediği ve size Rabbinizden beyyineler getirdiği için adamı öldürecek misiniz"? diyerek onlara çıkışmıştır. Bunun üzerine müşrikler Hz. Ebû Bekir'i mecnunlukla suçlamışlardır.[132] Hz. Peygamber'in amcası Ebû Leheb ve karısı Ümmü Cemîl, onun en şiddetli muhalifi idiler. Ebû Leheb, kapısının önüne necaset koyar, Ümmü Cemîl de topladığı dikenleri gece vakti geçeceği yola atardı. Bunun üzerine Tebbet Sûresi nazil olmuştur.[133] Ebû Leheb, Ebû Cehil, Velîd b. Muğîre, Âs b. Vâil, Nadr b. Hâris, Ebû Uhayha, Ukbe b. Ebî Muayt, Utbe b. Rebîa, Şeybe b. Rebîa, Ümmü Cemîl, Ümeyye b. Halef ve Übey b. Halef, Mekkelilerden İslâm düşmanı olanların en meşhurlarıdır.[134]

Saldırı ve işkencelerin yanında Mekke müşrikleri İslâm'ın yayılmasına engel olmak için tüm güçleriyle çalışıyorlar ve çeşitli metotlar takip ediyorlardı. Meselâ, Kureyş kabileleri, hac yapmak amacıyla dışarıdan Mekke'ye gelenlerin Hz. Peygamber'le konuşup görüşmelerine engel olmak için aralarında Mekke'nin yollarını taksim etmişlerdi. Tarihçi İbn Habîb'in verdiği bilgiye göre çeşitli kabilelere mensup on yedi kişiden oluşan bir ekip, yolları tutarak ziyaretçileri karşılarlar, Hz. Peygamber'i soranlara "O mecnundur, şâirdir, sihirbazdır" gibi kötüleyici sözler söyleyerek hacıların kendisiyle konuşmasına engel olmaya çalışırlardı.[135] Ancak bütün bu engellemeler, müşrikler için bir fayda sağlamamış ve tersine İslâm'ın lehine gelişmelere vesile olmuştur. Zira müşriklerin tüm çabalarına rağmen ziyaretçilerden Hz. Peygamber'le görüşüp İslâm'a girenler oluyordu. Bunlardan Dımâd b. Sa'lebe'nin İslâm'ı kabul edişi son derece ilgi çekicidir. Ezd-i Şenûe kabilesinin başkanı olan Dımâd, umre maksadıyla Mekke'ye gelmişti. Kureyş müşriklerinin Hz. Muhammed (s.a.s.)'in aklını kaybettiğini söylediklerini duyunca, onu tedavi etmeyi düşündü. Hz. Peygamber'e gelerek, şayet isterse kendisini iyileştirebileceğini söyledi. Bu teklif üzerine Hz. Peygamber şu ifadelerle ona cevap vermeye başladı: "Şüphesiz ki hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidayet verirse, onu şaşırtacak yoktur. Kimi şaşırtırsa, onu da hidayete erdirecek yoktur. Ben, Allah'tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed'in de O'nun kulu ve elçisi olduğuna şâhitlik ederim. Bundan sonra...". Hz. Peygamber henüz cevabını tamamlamadan, Dımâd, heyecanla onun sözünü keserek, söylediklerini üç defa tekrarlattı. Daha sonra da duyduğu bu sözler hakkında şu değerlendirmeyi yaptı: "Bu sözün bir benzerini hiç duymadım; kâhinlerin, sihirbazların, şairlerin sözlerini işittim, ama bunun gibisini işitmedim. Bu sözler coşkun denizleri bile coşturur". Dımâd, ardından hemen kelime-i şehadet getirdi ve müslüman oldu. Hz. Peygamber'e kendisi ve kabilesi adına bîat etti.[136]

Devs kabilesinin ileri gelenlerinden şair Tufeyl b. Amr Mekke'ye gelir. Müşrikler hemen yanına gelerek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in davetinden ve kötülüğünden(!) bahsederler; onun aleyhine konuşurlar ve durumun ciddi boyutlara ulaştığını söylerler. Kendi başlarına gelenin Tufeyl'in ve kabilesinin başına gelmesinden korktuklarını dile getirirler. Bunun için onunla konuşmamasını ve sözlerini dinlememesini isterler. Bu husus üzerinde o kadar fazla dururlar ki, Tufeyl b. Amr, Hz. Peygamber'den bir şey dinlememeye, onunla konuşmamaya kesin karar verir. İstemiyerek de olsa onun bazı sözlerinin kulağına gitmemesi için, Harem-i Şerif'e giderken kulaklarına pamuk tıkar ve bu şekilde Kâbe'nin yanına varır. Tam bu sırada orada namaz kılan Hz. Peygamber'in yanına yaklaşır. Bu arada onun okuduklarından bir söz işitir. Kendi kendine, kendisinin akıllı bir şair olduğunu, güzeli çirkinden ayırt edebildiğini, şayet Hz. Muhammed (s.a.s.)'in tebliğ ettiği şey güzelse kabul edebileceğini, çirkinse reddedeceğini düşünür. Namazını bitirip evine giden Peygamber'i takip eder ve başından geçenleri ona anlatır. Hz. Peygamber kendisine İslâm'ı anlatır; Kur'an okur. Kur'ân'ın üslûbunun güzelliği ve dinlediği hususların muhtevası Tufeyl'in hoşuna gider. İslâmiyet'i kabul ederek yurduna döner; ailesinin ve kabilesinden bazı kimselerin müslüman olmasını sağlar.[137]

4- Müşriklerin Uzlaşma Teklifleri

Kureyş müşrikleri Hz. Muhammed (s.a.s.)'in azim ve sebatla insanları İslâm'a davet ettiğini görünce, ona engel olması veya himayeden vazgeçmesi için amcası Ebû Tâlib'e müracaat etmeye karar verdiler. İbn Hişam, Kureyşlilerin Ebû Tâlib'e bu maksatla üç defa başvurduklarını kaydetmekte ve ilk müracaatı yapan on kişilik heyetin isimlerini vermektedir. Bu heyet Ebû Tâlib'e giderek şunları söylemiştir: "Ebû Tâlib! Yeğenin tanrılarımıza hakaret etti. Dinimizi kötüledi. Bizim akılsız olduğumuzu babalarımızın, dedelerimizin eğri yolda gitmiş olduklarını söyledi. Şimdi sen ya onu bunları yapmaktan vazgeçir; yahut himayeden vazgeç...". Ebû Tâlib bu heyeti tatlı dille başından savdı. İlk müracaatlarından istedikleri sonucu elde edemeyen müşrikler Ebû Tâlib'e ikinci defa başvurarak artık yeğeninin sözlerine katlanamayacaklarını, ya davasından vazgeçirmesini veya onu himayeden vazgeçmesini, aksi takdirde kendisine karşı da cephe alacaklarını tehdit edercesine söylediler. Ebû Tâlib bu defa Hz. Muhammed (s.a.s.)'i çağırarak Kureyşlilerin kendilerine söylediklerini bildirdi. Davasından vazgeçmesini, artık meselenin kendisinin de altından kalkamayacağı noktaya geldiğini ifade etti. Bunu duyan Hz. Peygamber amcasının kendini koruma hususunda fikir değiştirdiğini sanarak "Bu işten vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler dahi Allah bu dini üstün kılıncaya kadar veya ben ölünceye kadar vazgeçmeyeceğim" deyip ayağa kalktı ve yürüdü. Buna üzülen Ebû Tâlib "Yeğenim! Git, istediğini söyle. Allah'a andolsun ki seni asla onlara teslim etmem" dedi.[138]

Müşrikler, Ebû Tâlib'in Resûlullah'a yardım ettiğini ve onu himayeden vazgeçmeyeceğini, kendilerine onu teslim etmeyeceğini; hatta gerekirse onlardan ayrılacağını anladıkları zaman, Velid b. Muğîre'nin oğlu Umâre'yi yanlarına alarak Ebû Tâlib'e götürdüler. Genç ve yakışıklı olan Umâre'yi Hz. Peygamber'le değiştirmek istediler ve Ebû Tâlib'e şu acaip teklifte bulundular: "Ebû Tâlib! İşte Kureyş kabilesinin en kuvvetli ve en yakışıklı genci olan Umâre b. Velîd. Onu al, zekâsından ve gücünden istifade et, onu evlat edin, senin olsun. Buna karşılık, senin ve dedelerinin dinine karşı gelen ve kavminin birliğini bozan, şu yeğenini bize teslim et, onu öldürelim. İşte sana adam yerine bir adam veriyoruz". Onların bu gülünç ve aldatıcı tekliflerine Ebû Tâlib şu sert cevabı verdi: "Allah'a yemin ederim ki siz bana çok kötü bir teklifte bulunuyorsunuz! Nasıl olur? Siz oğlunuzu, sizin için beslemem karşılığında bana veriyorsunuz; benimkini ise öldürmek için istiyorsunuz, öyle mi? Bu asla olmaz".[139]

Müşrikler bizzat Hz. Peygamber'in kendisine başvurarak da bazı tekliflerde bulundular. Bir defasında Utbe b. Rebîa tek başına, bir başka zaman da heyet halinde ona başvurarak, bu hareketiyle mal istiyorsa mal vermeyi, saltanat istiyorsa kendisini başkan yapmayı, hasta ise tedavi ettirmeyi önerdiler. Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.), gayesinin bunlar olmadığını, Allah tarafından kendisine verilen peygamberlik görevini yerine getirdiğini ve bu uğurda her şeye katlanacağını bildirdi.[140] Bundan bir sonuç alamayan müşrikler, "Biz senin ibadet ettiğine ibadet edelim, sen de bizim taptıklarımıza tap" şeklinde bir teklif daha götürdüler.[141] Bunun üzerine Kâfirûn Sûresi nâzil oldu. Bu sûrenin meâli şöyledir: "De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır".[142]

5- Muhalefet Sebepleri

Kur'ân-ı Kerîm, insanları Allah'ın birliğine inanmaya ve sadece ona ibadet etmeye çağırıyor, putları ve putperestliği kötülüyor, onların ne fayda ve ne de zarar verdiğini açıklıyordu. Bu âyetlerden bazıları şunlardır: "Siz, Allah'ı bırakıp birtakım putlara tapıyorsunuz, asılsız sözler uyduruyorsunuz".[143] "Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ve ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar".[144] Yine Kur'ân-ı Kerim, putların ve putperestlerin cehenneme yakıt olacaklarını bildiriyordu: "Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız...".[145] Aynı zamanda meleklere ve cinlere tapanları eleştiriyor, insanların ve cinlerin Allah'a ibadet etmek için yaratıldıklarını açıklıyordu. Kısacası, müşriklerin tüm bâtıl inanç ve ibadetlerine karşı çıkıyor, kendilerini tevhide davet ediyordu. Onlar ise, atalarından miras olarak devraldıkları inanç, tapınma ve gelenekleri terketmek istemiyorlardı.

Kâbe, tüm Araplar tarafından kutsal mekan olarak kabul ve ziyaret edildiği için, Mekke müşrikleri, burada bütün Arapların hakkı olduğunu düşünüyorlardı. Onlar, Kur'ân'ın ifadesiyle, Hz. Peygamber'e "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız"[146] diyerek, İslâm'ı kabul ettikleri takdirde Mekke'den sürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceklerini, bahane olarak, dile getiriyorlardı. Fakat Allah Teâlâ, onların bu iddiasını, "Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler"[147] buyurarak eleştirmektedir.

Kureyş müşrikleri putperestliğin yıkılmasıyla bütün Arap kabileleri nezdinde elde etmiş oldukları dinî üstünlüğün ve ticârî menfaatlerin ellerinden gitmesinden endişe duyuyorlardı. Ayrıca put imal edip Kâbe'ye gelenlere satanlar vardı. İslâm'ın bunu haram kılmasına put ticareti yapanlar fena halde kızıyorlardı.

Araplar, kültürel geleneğin taşıyıcısı olarak kabul ettikleri 'atalar'dan intikal eden örf, adet ve geleneklere büyük önem veriyorlardı. Kureyşliler için de putperestlik, korunması gereken bir değerdi. Babalarını belli bir dine inanmış olarak bulduklarını ve kendileri için de en akıllıca yolun babalarının geleneğini sürdürmek olduğunu sık sık söylüyorlar, kendi tutucu davranışlarını haklı çıkarmak için babalarının geleneklerini ileri sürüyorlardı. Dolayısıyla ataları taklit, gerek inanç ve gerekse ibadet ve yaşama tarzlarında müşrikler için vazgeçilmez bir esastı. Muhalifler, İslâm'ı atalarının yoluna, yani geleneksel davranış ve inançlara saldırı olarak görüyorlardı. Kur'an-ı Kerim'de onların bu tutumları eleştirilmektedir: "Onlara `Allah'ın indirdiğine ve Resûl'e gelin' denildiği vakit, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter" derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi"?[148]

Kur'an-ı Kerim, Arapların ahlaksızlığını, zulüm ve haksızlıklarını, kötü ve çirkin yaşayışlarını açıkça eleştiriyor, fenalıklarını sayıyor ve yaptıklarını yüzlerine vuruyordu. Kur'an-ı Kerim'in getirdiği ahlakın Arap toplumunun geleneksel ahlak anlayışından köklü bir şekilde koptuğu ortadadır.[149] Onların ahlakı, Kur'an-ı Kerim'in öngördüğü ahlak ile çelişki teşkil ediyordu. Kur'an-ı Kerim insanları güzel ahlaka ve fazilete davet ediyordu.

Mekke müşrikleri ölümden sonraki ebedî hayata, yaptıklarından hesaba çekileceklerine inanmıyorlar veya inanmak istemiyorlardı. Kur'an-ı Kerim'in kötülük işleyenlerin cezaya çarptırılacağından bahsetmesinden memnun olmuyorlardı. Kötü alışkanlıklarından, haksız kazançlarla insanları ezmelerinden, içki, fuhuş... gibi İslâm'ın yasakladığı günahlardan dolayı hesap vermeyi düşünmek bile istemiyorlardı. "Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır, ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder"[150] diyorlar ve ahireti inkar ediyorlardı.

Kabile yapısında sosyal tabakalara önem veriliyordu. Mekkeliler, kölelerin, efendisinin dininden başka bir dine girmesine tahammül edemiyorlar, onların Müslüman olmalarını kendilerine karşı isyan kabul ediyorlardı. Halbuki Hz. Peygamber eşitliği emrediyor, insanlar arasında sınıf farkı gözetmiyor, mensuplarını ister köle, ister efendi, ister zengin, isterse fakir olsun, aynı seviyede kabul edip üstünlük ölçüsünün takvâ olduğunu belirtiyor, mü'minleri kardeş ilan ediyordu. Efendiler, kendilerini kölelerle eşit tutan bir dine girmek istemedikleri gibi ona cephe de alıyorlardı.

Mekkelilerin İslâm'a muhalefetinde kabile rekabetleri de önemli yer tutmaktaydı. Ebû Cehil'in aşağıdaki sözleri onun Abdümenâfoğullarına rekabeti yüzünden Hz. Muhammed (s.a.s.)'e inanmadığını göstermektedir. O, şöyle diyordu: "Biz Abdümenâfoğullarıyla şeref hususunda anlaşmazlığa düştük. Onlar halka yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar yaya kalmış kimselere binek verdiler, biz de verdik. Onlar halka bağışta bulundular, biz de bulunduk. Sonunda aynı dereceye ulaşıp burun buruna giden iki yarış atı durumuna geldiğimizde onlar "İşte bizden, semâdan kendisine vahiy gelen bir Peygamber çıktı" dediler. Biz buna ne zaman ulaşacağız? Allah'a andolsun ki ona asla inanmayız".[151] Ebû Cehil, peygamberliği Mekke şehrinin idaresi ve hac ibadeti ile ilgili görevlerden birisi gibi telakki ediyor ve bu görevin Abdümenâfoğulları içinden birisine verilmesine tahammül edemiyordu. Onun bu husustaki düşüncesini dile getirdiği bir sözü şöyledir: "Sikâye, rifâde ve meşvere görevleri Abdümenâfoğullarının elinde bulunmaktadır. Şimdi de Peygamber onlardan çıktı. Peki bize ne kaldı"?[152]

Kimi muhalifler Kur'an'ın Hz. Muhammed (s.a.s.)'den daha asil birisine verilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Velid b. Muğîre, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber olmasını bir türlü kabul edememiştir. O, şöyle derdi: "Nasıl olur? Ben Kureyş kabilesinin büyüğü ve başkanı olayım da bir kenara bırakılayım. Muhammed'e vahiy gelsin? Nasıl olur Ebû Mes'ud Amr b. Umeyr es-Sakafî, Sakîf kabilesinin başkanı olsun da o da bir kenara bırakılsın? İkimiz bu iki şehrin (Mekke ve Tâif) başkanlarıyız". Onun görüş ve iddialarına cevaben Yüce Allah şöyle buyurur: "Onlar dediler ki: Bu Kur'an iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı? Rabb'inin nimetini onlar mı paylaşıyorlar"?[153]

6- Hz. Hamza ve Hz. Ömer'in Müslüman Oluşları

Kureyş müşriklerinin İslâm'a muhalefetinin bütün şiddetiyle devam ettiği bir sırada, kahramanlık ve yiğitlikleriyle meşhur iki kişi, Hamza b. Abdülmuttalib ve Ömer b. Hattab İslâmiyet'i kabul ettiler. Bu olay, Müslümanların güçlenmesine vesile olduğu gibi İslâm muhaliflerinde de şok etkisi yaptı. Öneminden dolayı ilk İslâm Tarihi kaynakları bu iki şahsın Müslüman oluşlarıyla ilgili olayları müstakil başlıklar altında kaydederler.

Hz. Hamza, yeğeni Hz. Muhammed (s.a.s.)'den bir kaç yaş büyüktü. İkisi çocukluk arkadaşı ve süt kardeşi idiler. Hz. Hamza avlanmayı severdi. Avdan dönünce evine gitmeden Kâbe'yi tavaf ederdi. Güçlü, kuvvetli idi; haksızlığa maruz kalanlara destek olurdu. Henüz Müslüman olmamıştı, ama yeğenini çok seviyor ve ona yapılan haksız muamelelere çok üzülüyordu. Bir gün Ebû Cehil, Safâ tepesinin yanında Hz. Peygamber'e hakaret etmiş, dinini ve peygamberliğini küçümseyerek hakaret dolu sözler söyleyip her zamanki gibi onu incitip üzmüştü. Hz. Peygamber ise karşılık vermemişti. Abdullah b. Cüd'an'ın bir câriyesi, olayın meydana geldiği yere yakın olan evinden olup biteni görmüş ve söyleneni duymuştu. Bu kadın biraz sonra avdan dönen Hamza'ya, Ebû Cehil'in yaptıklarını anlattı. Hamza kadının anlattıklarını duyunca içerledi. Doğruca Mescid-i Haram'a giderek Kureyş'in ileri gelenleri ile birlikte oturan Ebû Cehil'e doğru ilerledi. Yanına varınca yayını kaldırarak başına vurup yaraladı. Sonra da "Sen Muhammed'e sövüp sayarsın ha! İşte ben de onun dinindeyim. Elinden gelirse bana da cevap ver, bana da söv de seni göreyim"! diyerek onu tehdit etti. Bu sırada Ebû Cehil'in kabilesi olan Mahzumoğullarından bazıları ona yardım etmek için harekete geçmek istediler. Ancak Ebû Cehil, Hamza'nın haklı olduğunu söyleyerek onlara engel oldu. Hz. Hamza'nın İslâm'ı kabul edişi Hz. Peygamber'e ve Müslümanlara güç verdi. Müşrikler, ondan korktukları ve Hz. Muhammed (s.a.s.)'i savunacağını bildikleri için kötülük yapmaktan çekinmeye başladılar.[154]

Hz. Hamza'nın İslâmiyet'i kabulü Hz. Ömer'den önce idi ve o sırada Hz. Peygamber Dârülerkam'da faaliyetini sürdürüyordu. Hz. Peygamber bir taraftan tebliğ vazifesini sürdürürken diğer taraftan İslâm'ın ve Kur'an'ın zaferi için bazı kuvvetli şahsiyetlerin hidayete ermesini Yüce Allah'tan niyaz ediyordu. Ebû Cehil ve Ömer'den birinin hidayeti için şöyle dua etmiştir: "Allah'ım! İslâmiyeti ya Ebü'l-Hakem b. Hişam (Ebû Cehil) veya Ömer b. Hattâb ile te'yid edip güçlendir." Bu duadan nasibini alan Ömer b. Hattab olmuştur.

Ömer b. Hattab, Adiy kabilesine mensuptu. Kureyş'in yiğitlerindendi. Başlangıçta İslâm'ın şiddetli muhalifi idi. Müslüman cariyelere işkence yapardı. Bir gün kılıcını kuşanarak Hz. Muhammed (s.a.s.)'i öldürmek maksadıyla Dârülerkam'a doğru yöneldi. Yolda yine Adiy kabilesinden Nuaym b. Abdullah'a rastladı. Nuaym ona nereye gittiğini sordu. Ömer "Kureyş'in birliğini bozan ve onları akılsızlıkla itham eden, dinlerini kötüleyen, ilahlarına hakaret eden Muhammed'i öldürmeye!)" diye cevap verdi. Bunun üzerine Nuaym ona, Muhammed'i öldürürse Abdümenafoğullarının kendisini sağ bırakmayacağını hatırlattı. Peşinden, eniştesi Saîd b. Zeyd ile kızkardeşi Fâtıma'nın da Müslüman olduğunu bildirdi. İslâm'ı kabul etmiş olan Nuaym'ın muhtemelen bundan maksadı, Saîd ile Fatıma'yı ihbar etmek değil, Ömer'in ilgisini başka tarafa yöneltip zaman kazanmaktı. Kızkardeşini öldürmeyebilirdi; ama Hz. Muhammed (s.a.s.)'i öldürmeye kararlı görünüyordu. Ömer derhal eniştesinin evine yürüdü. Habbâb b. Eret onlara Kur'an öğretiyordu. O, hemen gizlendi. Ömer hiddetle içeriye girdi. Dışarıda iken, evde okunan Kur'an'ı işitmişti. Duyduklarının doğru olduğuna kanaat getirdi. Eniştesini ve kızkardeşini dövmeye başladı. Kızkardeşi, İslâm'ı kabul ettiklerini, ne pahasına olursa olsun bundan vazgeçmeyeceklerini haykırdı. Bunun üzerine Ömer, okuduklarının kendisine getirilmesini istedi. Tâhâ Sûresi'nin yazılı olduğu kağıdı kendisine getirdiler. Okuduklarının hoşuna gittiğini söyledi. Bunun üzerine Habbâb b. Eret gizlendiği yerden çıktı. Ömer, Muhammed'in bulunduğu yere gitmek istediğini söyleyerek doğruca Dârülerkam'a yürüdü. İçeridekiler Ömer'in kılıcını kuşanmış vaziyette geldiğini görünce kapıyı açmakta tereddüt ettiler. Fakat içeride bulunan Hz. Hamza "İyi niyetle gelmişse bu iyiliği kendinden esirgemeyiz; yok eğer bir kötülük arıyorsa onu kendi kılıcıyla öldürürüz" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber kapının açılmasına izin verdi ve Ömer'i avluda karşılayarak ne maksatla geldiğini sordu. Ömer "Ey Allah'ın Resûlü! Ben Allah'a, onun elçisine ve Allah tarafından indirilen şeylere inanmak için geldim" cevabını verdi. Hz. Peygamber bunun üzerine tekbir getirdi. Hz. Ömer'in İslâm'ı kabul etmesi Müslümanları güçlendirdi ve sevindirdi.[155] Onun Müslüman oluşu biraz sonra göreceğimiz Habeş Hicreti'nden sonra ve Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber oluşunun 6. yılının Zilhicce ayında (m. 615) gerçekleşmiştir.

Burada, insanların İslâm'a dahil olmasında, şahısları ve kitleleri İslâm'a cezbetmede Kur'an-ı Kerîm'in tesirine işaret etmek gerekir. Ömer ve onun gibi pekçok kimsenin İslâm'a girmesinde Kur'an-ı Kerim'in üslubunun güzelliğinin ve etkileme gücünün rol oynadığı görülmektedir. Kur'an üslûp ve edebî özellikler bakımından beşerin söyleyemeyeceği üstünlüğe sahiptir; kulağı okşadığı kadar kalbe de hitap eder. Ömer'den başka Devsli meşhur şair Tufeyl b. Amr'ın, Ebû Zer el-Gıfârî'nin, ünlü sihirbaz Dımâd b. Sa'lebe'nin, Akabe mevkiinde İslâm'ı kabul eden Hazrecli altı kişinin, Evs kabilesi reislerinden Sa'd b. Muaz'ın ve daha pekçok sahâbînin Kur'an-ı Kerim'i dinledikleri anda Müslüman oldukları bilinmektedir.

7- Habeşistan'a Birinci Hicret

Hz. Peygamber, sahâbenin karşı karşıya kaldığı sıkıntılardan dolayı üzülüyor, ancak elinden bir şey gelmiyordu. Sonunda onlara "Allah çektiğiniz sıkıntılardan kurtulmanız için bir yol gösterinceye kadar Habeşistan'a göç etseniz iyi olur. Zira orada, yanındakilerden hiç birine zulüm yapılmayan bir hükümdar vardır" diyerek bu ülkeye gitmelerini tavsiye etti.

Bunun üzerine Müslümanlardan bir kısmı Habeşistan'a göç ettiler. Bu, İslâm'da ilk hicrettir. Kaynaklar Habeşistan'a hicretin iki kez olduğunu, birincisinin peygamberliğin 5. yılında (m. 615) ve Recep ayında gerçekleştiğini kaydederler. Birinci Habeş hicretine katılanların, dördü kadın, on biri erkek olmak üzere toplam on beş (bazı kaynaklarda on altı) kişiden ibaret oldukları kaynaklarda kaydedilmektedir. Bunlar, Osman b. Affan ve hanımı Rukıye, Ebû Huzeyfe b. Utbe ve hanımı Sehle bint Süheyl, Ebû Seleme ve hanımı Ümmü Seleme, Âmir b. Rebîa ve hanımı Leylâ bint Ebû Hasme, Zübeyr b. Avvâm, Mus'ab b. Umeyr, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Maz'ûn, Ebû Sebre, Hâtıb b. Amr ve Süheyl b. Beydâ'dır. Görüldüğü gibi bunlardan bazıları hanımı ile birlikte gitmişlerdir. Bu muhâcirler kimisi binekli, kimisi de yaya olarak gizlice Kızıldeniz kenarına, Şuaybe Limanı'na kadar gittiler. Limana tam o sırada iki ticaret gemisi gelmişti. Ücret karşılığında bu gemilere binerek sağ-sâlim Habeşistan topraklarına ayak bastılar. Kureyş müşrikleri onları yakalamak üzere peşlerinden adamlar gönderdiler. Fakat bu adamlar muhâcirlere yetişemediler. Muhâcir Müslümanlar orada huzur ve güven içinde yaşamaya başladılar.[156]

Müslümanlar başka bir bölgeye değil de özellikle niçin Habeşistan'a hicret etmişlerdir? Bu soruya, Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerini, Müslümanların oralara hicret imkanı olup olmadığı açısından değerlendirmek suretiyle cevap vermek mümkündür. Her şeyden önce Arabistan'daki Arap kabilelerinden herhangi birinin yanına hicret edemezlerdi. Çünkü bu kabileler henüz müşrik idiler. Çeşitli vesilelerle Mekke'ye geldiklerinde kendilerini İslâm'a davet eden Hz. Peygamber'e hiçbiri henüz olumlu cevap vermemişti. Üstelik bu kabileler Kureyş müşrikleri ile irtibat halinde idiler. Müslümanlar için Kureyş'le aralarının açılmasını istemezlerdi. Arabistan'da oturan Yahudi ve Hristiyanların hakim oldukları bölgelere gidemezlerdi. Zira yarımadadaki Yahudi ve Hristiyanlar birbiri ile çekişme içinde ve yekdiğerine karşı egemenlik kurmakta birbiriyle rekabet halinde idiler. Onlar yeni bir rakip istemezlerdi. Yemen bölgesine de hicret edemezlerdi. Çünkü burası Mecusî İran'ın sömürgesi idi. Semâvî bir dini kabul etmeye yanaşmadıkları gibi, bu dine mensup olanları da kabul etmezlerdi. Irak ve Suriye bölgesi de Müslümanların hicretine elverişli değildi. Zira bu iki bölgeye ulaşmak zor olduğu gibi, Kureyşlilerin bu bölgelerle yakın ticârî ilişkileri vardı. Dahası, buralarda İran ve Bizans nüfûzu hakimdi. Bunun yanısıra, bu bölgelerin idarecileri halka zulüm yapıyorlardı. Umman bölgesinde de zulüm hâkimdi. Dolayısıyla tek güvenli bölge Habeşistan'dı. Nitekim Hz. Peygamber de orayı tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber'in özellikle oraya hicreti tavsiyesinden, onun dünyayı iyi tanıdığını da anlıyoruz. Müslüman muhacirler Habeşistan'da gerek hükümdar ve gerekse halk tarafından iyi muamele görmüşler, ibadetlerini serbestçe yapmışlar, eziyetle karşılaşmamışlar ve kimseden kötü bir söz işitmemişlerdir.

Bu sırada Habeşistan'daki muhacirlerden bazılarının Mekke'de meydana gelen bir olay sebebiyle hicretten dört ay kadar sonra Mekke'ye döndüğü, ancak olayın asılsız olduğunun anlaşılması üzerine tekrar Habeşistan'a gittikleri söylenir. Hicret receb ayında gerçekleşmişti. Muhacirler orada şaban ve ramazan aylarında kalmışlar, şevval ayında geri dönmüşlerdir. Biraz sonra bahsedeceğimiz olay ise ramazan ayında meydana gelmiştir.[157]

Bazı İslâm tarihi kaynaklarında yer alan ve "Garânîk Kıssası" diye bilinen bu habere göre Peygamberimiz Kâbe'nin yanında Necm Sûresi'ni okurken, "Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı"[158] âyetlerini okuduktan sonra, gûyâ "Bunlar yüksek kuğulardır, onların şefaatları umulur" sözlerini şeytan'ın telkini ile söylemiş! Secde ayetine gelince secdeye varmış, bütün kâfirler de secde etmişler! Müşrikler, putlarının Hz. Peygamber tarafından övülmesine sevinmişler. Akşam olunca Cebrâil aleyhisselam gelerek Hz. Peygamber'e "Allah tarafından vahyedilmeyen sözleri söylediğini" bildirmiş. Hz. Peygamber buna çok üzülmüş, şeytanın söylediği sözleri iptal etmiş!.[159]

İbn Sa'd ve Taberî gibi en eski İslâm tarihi müelliflerinin doğruluğunu araştırmadan eserlerine aldığı bu rivayeti, Müslüman âlimler, sözlerinin çelişkili, râvîlerinin zayıf, senetlerinin kopuk ve her şeyden önce tevhid inancına aykırı

Hiç yorum yok: